Al Pacino'nun, Once Upon a Time in Hollywood'da dediği gibi: Ne film ama!

Batılı savaş filmlerinin ilginç noktalarından biri, hangi savaşın anlatıldığına bağlı olarak her birinin tonunu kolayca tahmin edebiliyor olmamız. Vietnam Savaşı, öfkeli ve tartışmalı dramalar için. Karakterler illa ki masumiyetlerini kaybedip, içlerindeki karanlığı keşfediyorlar. Irak Savaşı, hiperrealizmle eş anlamlı. Yönetmenine göre, hiciv ile hamaset arasında bir yerde durup savaşla ilgili her şeyi açıkça gösteriyor. İkinci Dünya Savaşı ve Amerikan Devrimi, ilham verici kahramanlık hikayelerinden besleniyor. Birinci Dünya Savaşı ise sefalet anlamına geliyor - siperlerde düşmandan çok, pislik ve hastalıkla mücadele eden askerler...

Ancak, zaman zaman tüm beklentilerimizi alt üst eden bir film gelir. Sam Mendes imzalı 1917 de tam olarak böyle. Bir yanda, kendinden doksan yıl önce gelen, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok gibi atalarının geleneğini gururla devam ettiriyor. Savaşın boşunalığını, gencecik insanların ölümünü yüzümüze çarpıyor. Ancak bunu, daha önce hiç tanık olmadığımız bir teknik ve görsellikle başarıyor. 1917, son 15 yılın sinematik tekniklerini mükemmelleştiren ve daha önce gördüklerimizin çok çok ötesine taşıyan bir film.

Biliyorsunuz, filmin en çok konuşulan özelliği tek plan çekimlerden oluşması. Açıkçası bunun, filmde mükemmel işleyen diğer teknik her şeye haksızlık olduğunu düşünüyorum. Çünkü filmin her unsuru, bunu şimdiye kadar yaşadığım en sürükleyici izleme deneyimlerinden biri haline getiriyor. Roger Deakins, 2014'ü takip eden üç yıl boyunca, üst üste Emmanuel Lubezki'ye Oscar kaptırmanın intikamını almaya yemin etmiş. Sinematografisine diyecek tek kelime bulamıyorum. 8 dakikalık uzun çekimler kesinlikle ustaca. Kurgu da tüm bu çekimleri 120 dakikalık tek bir parçaymış gibi hissettirmeyi başarıyor. Bu yıl izlediğim en gergin filmin Uncut Gems olduğunu düşünüyordum. Ne kadar da yanılmışım! Filmi izlerken yumruğumu öylesine sıkmışım ki, bittiğinde elim bembeyaz kesilmişti. 

Teknik tarafın önünde, çok basit bir hikaye var. Blake (Dean-Charles Chapman) ve Schofield (George McKay), iki İngiliz askeri. Düşman hattını geçerek, 1600 askerin hayatını kurtaracak bir mesaj iletmeleri gerekiyor. Emri aldıktan kısa bir süre sonra, onlarla ve görevleriyle derin bir bağlantı kurmaya başlıyorsunuz. Sanki onlarla birlikte yola çıkan üçüncü bir asker gibi. Her saniyenin önemli olduğunu, bitkin düşmeye ya da tüm tehlikelere rağmen dinlenmeye zaman olmadığını hissediyorsunuz. İşte bu gerilim, filmi olağanüstü kılan şeylerden yalnızca biri. Kahramanın yolculuğu ya da savaşın korkunçluğu yeni bir şey değil. Ama bu hikaye, sürükleyici anlatıyla birleştiğinde bambaşka bir seviyeye ulaşıyor.

Üstelik, hikaye bize gerilimden fazlasını da sunuyor. Ormanda, "Wayfaring Stranger" şarkısını duyduğumuz ya da Écoust'u gece gördüğümüz anlar gibi. Gerçeküstü bir kabusu andıranlar sahneler de var, kalbimize dokunup gözlerimizi dolduran da... Her birini, farklı bir nota gibi düşünün. 1917, bir notadan diğerine kusursuzca akıp gidiyor. Filmde açıkça görülen tek bir kesme var, gerisi ise gözlerimizin önünde çalınan ihtişamlı bir senfoni adeta.